Din, insanlık tarihinin hiçbir döneminde insandan ayrılmamış bir duygudur. İlkel toplumlardan günümüze, en ağır baskı dönemleri dahil, bu duygu gönüllerden silinememiştir. Bu vaaz, dinin tarifini, fert ve toplum hayatındaki yerini, İslâm'ın insanlar arasındaki kardeşlik bağını ve Allah inancının ahlâkın temeli oluşunu — Kur'an, hadis ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatından örneklerle ele alıyor.
Din Nedir ve Neden Vazgeçilmezdir
İslâm âlimlerinin en çok benimsedikleri tarife göre din; "akıl sahiplerini kendi hür iradeleri ile en iyiye, en doğruya ve en güzele ulaştıran ilâhî bir kurumdur". Bu tarifte beş esas vardır: dinin kurucusu Allah'tır; akıl sahiplerine hitap eder; hükümleri Allah tarafından konmuştur; insanı dünyada ve âhirette mutlu kılmayı hedefler; ve hiçbir baskı altında değil, hür irade ile kabul edilir. Allah Teâlâ, bu son maddeyi açık bir hükümle bildirir:
لَآ إِكۡرَاهَ فِي ٱلدِّينِ
— Bakara Sûresi 2:256Dinde zorlama yoktur.
Din duygusunun fıtrî olduğu, Peygamberimizin (s.a.v.) meşhur hadisinde de açıklanır: "Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar; sonra anne-babası onu yahûdi, hıristiyan veya mecûsî yapar."
— Sahih al-Bukhari, Cenâiz, no. 1358Rusya gibi din duygusunu kökünden silmeye çalışan rejimlerin bile bu duyguyu gönüllerden çıkaramadığı gerçeği, fıtrat hadisinin tarih içindeki tasdikidir. Fransız ilâhiyatçı Auguste Sabatier'nin "Ben dindarım, çünkü başka türlü olmaya muktedir değilim" itirafı da aynı hakikatin batılı bir mütefekkir tarafından sezilişidir.
Fert Hayatında Dinin Yeri
İnsan, sadece et ve kemikten ibaret bir varlık değildir; ruh ile bedenin birleşiminden meydana gelen seçkin bir yaratıktır. Bedeni ihtiyaçlarını ihmal eden sağlığını, ruhu ihtiyaçlarını ihmal eden ise insanlık şerefini yitirir. Ruh, sınırsız ve ebedî bir hayat ister; bu istek ancak Allah'a ve âhirete inanmakla karşılanır. Allah Teâlâ ebedî hayatı inkâr edenlerin hâlini şöyle aktarır:
وَقَالُواْ مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا ٱلدُّنۡيَا نَمُوتُ وَنَحۡيَا وَمَا يُهۡلِكُنَآ إِلَّا ٱلدَّهۡرُۚ وَمَا لَهُم بِذَٰلِكَ مِنۡ عِلۡمٍۖ إِنۡ هُمۡ إِلَّا يَظُنُّونَ
— Câsiye Sûresi 45:24Dediler ki: 'Hayat ancak bu dünyadaki yaşadığımızdır; ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.' Bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur; onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.
İnançsız insanın ölümden duyduğu büyük korkunun sebebi budur: ölmekle yok olup gideceğini sanır. Mü'min ise ölümü, dârın değişmesi olarak görür ve sonsuz hayata güvenle bakar.
İkincisi, hayat yoğun bir mücadeledir. İnsan kendi gücünün üstünde bir gücün varlığına inanmazsa başarısızlık karşısında bunalır, hatta canına bile kıyar. Sonsuz kudret sahibi bir Rabbe inanan kimse ise ümidini hiçbir zaman yitirmez. Peygamberimizin (s.a.v.) hicret yolculuğunda mağaradayken Hz. Ebû Bekir'e söylediği "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" sözü, bu güvenin zirvesidir.
Ahlâkın Temeli Allah İnancıdır
Din, fertlere ahlâkî bir disiplin verir. Allah'a inanan kimse, görünür-görünmez her şeyi Allah'ın bildiğini, bir gün hesabını vereceğini düşünür; bu inanç onu haksızlıktan, başkasının canına ve malına kastetmekten, merhametsizlik ve eziyetten alıkoyar. İstiklâl Marşımızın şâiri merhum Mehmet Âkif bu hakikati şu mısralarla ifade etmiştir:
"Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; / Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır. / Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havf-ı Yezdân'ın, / Ne irfânın kalır te'sîri kat'iyyen, ne vicdânın."
Allah korkusu silindiğinde irfanın ve vicdanın da te'siri kalmaz. Bunun en yakın şâhidi Bosna-Hersek ve Kosova'da yaşanan vahşetlerdir. Allah'a inanan, bir gün O'nun yüce huzurunda hesap vereceğini düşünen bir insanın günahsız insanlara karşı böyle cinayetleri işlemesi düşünülemez.
Allah Teâlâ, "alimlerin" tarifini bile bu Allah korkusu üzerinden yapar:
إِنَّمَا يَخۡشَى ٱللَّهَ مِنۡ عِبَادِهِ ٱلۡعُلَمَٰٓؤُاْ
— Fâtır Sûresi 35:28Kulları içerisinde Allah'tan gereği gibi korkanlar, ancak âlimlerdir.
Cemiyet Hayatında Dinin Vazgeçilmezliği
İnsan doğuştan medenidir; toplum hâlinde yaşar. Hiç kimse bütün ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz; yardımlaşma ve dayanışma zorunludur. Birlikte yaşamanın selâmeti, hak ve görev şuurudur; bu şuuru ayakta tutan da dindir. Allah Teâlâ insanları kavim ve kabilelere ayırışının hikmetini bildirirken birbirini tanımayı, üstünlük taslamayı değil, ölçü olarak yalnızca takvâyı koyar:
يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِنَّا خَلَقۡنَٰكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَىٰ وَجَعَلۡنَٰكُمۡ شُعُوبٗا وَقَبَآئِلَ لِتَعَارَفُوٓاْۚ إِنَّ أَكۡرَمَكُمۡ عِندَ ٱللَّهِ أَتۡقَىٰكُمۡ
— Hucurât Sûresi 49:13Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler hâline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır.
Dindar kimselerden oluşan toplumda işçi-işveren münasebetleri en sağlam zeminde durur. İşçi alacağı ücreti helâl etmek için işini gereği gibi yapar; işveren de işçinin hakkını gözetir. Devlet memurluğunda, ticarette, sanatta dindar kimse görevine hıyanet etmez, hile yapmaz, hak etmediği ücreti almak istemez. Müslüman toplumlar için Ramazan ayı bunun açık delilidir: bu ayda ibadete topluca yönelen toplumlarda suç oranı belirgin biçimde düşer ve bu husus ilgililer tarafından da kayıtlara geçmiştir.
İslâm dini, mü'minler arasında dünyada eşi olmayan bir kardeşlik bağı kurar. Allah Teâlâ buyuruyor:
إِنَّمَا ٱلۡمُؤۡمِنُونَ إِخۡوَةٞ
— Hucurât Sûresi 49:10Mü'minler ancak kardeştirler.
Mü'min erkek ve mü'min kadınların birbirlerinin "velîsi" — koruyup gözeteni — olduğu da Tevbe Sûresinde açıkça bildirilir:
وَٱلۡمُؤۡمِنُونَ وَٱلۡمُؤۡمِنَٰتُ بَعۡضُهُمۡ أَوۡلِيَآءُ بَعۡضٖۚ يَأۡمُرُونَ بِٱلۡمَعۡرُوفِ وَيَنۡهَوۡنَ عَنِ ٱلۡمُنكَرِ
— Tevbe Sûresi 9:71Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler; iyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar.
Anlatılan Kıssalar
Evs ve Hazrec Kabilelerinin Barışı
Medine'de yıllarca biri birleriyle savaşan iki kabile vardı: Evs ve Hazrec. Bu iki kabile arasındaki kan dâvâsı nesilden nesile aktarılmış, hiçbir antlaşma kalıcı bir sulh getirememişti. Peygamberimizin (s.a.v.) Medine'ye hicretinden sonra İslâm'ın getirdiği kardeşlik bağı bu iki kabileyi de barıştırdı. Allah Teâlâ onların durumunu Kur'an'da şöyle anlatır: "Hatırlayın, siz birbirinize düşmandınız; Allah kalplerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz" (Âl-i İmrân 3:103). Silahlar bırakıldı, Evs ve Hazrec, "Ensâr" tek adı altında müminlerin yardımcısı oldu.
Hz. Ebû Bekir ile Kardeşliğin Sırrı
Peygamberimiz (s.a.v.) ölümüyle sonuçlanan hastalığında yaptığı konuşmada şöyle buyurdu: "Arkadaşlığına ve malına en çok minnet duyduğum insan Ebû Bekir'dir. Ümmetimden bir kimseyi bu dünyada dost edinmem gerekse hiç şüphe yok ki, bu dost Ebû Bekir olurdu. Fakat İslâm bağı hepimizi kardeş yapmıştır." Bu cümle, İslâm kardeşliğinin neseb bağlarından, dostluk seçimlerinden ve hatta peygamber-sahabe yakınlığından bile daha kuşatıcı olduğunu gösterir.
— Sahih al-Bukhari, Ashabı'n-Nebî, no. 3654Sâbit b. Kays ve Hucurât 13. Âyetinin İnişi
Sahâbeden Sâbit b. Kays, Peygamberimizin meclisine geldiğinde oturmak istediği yerde kendisine yer açılmayan birine "Ey filan kadının oğlu" diye hakaret etmişti. Peygamberimiz Sâbit'e: "Mecliste olanların yüzlerine bak" buyurdu. Sâbit baktı ve "Ak, kara, kırmızı çehreler gördüm" dedi. Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Sen bunları 'şu siyahtır Arap'tır, bu beyazdır Acem'dir' diye birbirine üstün kılamazsın. İnsanlar dine bağlılıkları ve takvâları ile faziletlidirler diyebilirsin." Bunun üzerine Hucurât 49:13 âyeti nâzil oldu — ırk, renk ve soy üstünlüğüne dair son hüküm.
İslâm'ın İlk Adresi: Mazlumlar
Peygamberimizin (s.a.v.) çevresinde toplanan ilk Müslümanların büyük çoğunluğu, Câhiliyye'nin "adam saymadığı" yoksullar ve kölelerdi. Ebû Süfyân, Müslüman olmadan önce Rûm Kayseri Hıraklius tarafından "Peygamber olduğunu söyleyen kimseye uyanlar genelde halkın ileri gelenleri mi yoksa zayıf olanları mı?" diye sorulduğunda "Halkın zayıf olanlarıdır" cevabını vermek zorunda kalmıştı. Hıraklius'un cevabı tarihî bir sezişti: "Peygamberlere ilk önce uyanlar da zaten onlardır." Hz. Bilâl, Süheyb-i Rûmî, Selmân-ı Fârisî, Habbâb b. el-Eret — İslâm'ın ilk safları siyah, fars, rûm, esir gibi ayrımları silen bir adâlet kapısı olarak açılmıştı. Toplumun ileri gelenleri Peygamberimize geldiğinde "Bizim için yoksulların katılmayacağı bir meclis tahsis ediniz" teklifinde bulundular; bu talep, Kehf Sûresi'nin 28. âyetinin nüzûlüne sebep oldu: "Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma." İslâm bu sınıf ayrımını ilk vahyiyle reddetmiş, son hutbesiyle (Vedâ Hutbesi) ilan etmiş, Mekke'nin fethinde Hz. Bilâl'i Kâbe üzerine çıkararak görselleştirmiştir.
VAAZ ile Dinî Hayatı Pratiğe Dökmek
VAAZ uygulamasındaki Esmâ-ül Hüsnâ koleksiyonu Allah Teâlâ'nın isimlerinin manâlarını tek tek tanımanı sağlar — özellikle el-Hâdî, el-Vedûd ve es-Selâm isimleri toplum ahlâkını şekillendiren temel mefhumlardır. Günlük ibadet düzenini güçlendirmek için dua arşivinden "kardeşlik" ve "ümmet" temalı duaları okuyabilir, İslâm'da iman ve etkileri yazısı ile imanın toplumsal yansımalarını derinleştirebilirsin.
Allah inancı silindiğinde ne irfan ne de vicdan tek başına insanı ahlâka yükseltir — Mehmet Âkif'in söylediği gibi. Dinimizin emirlerini hayata geçirmek hem fert olarak iç huzurumuzu, hem cemiyet olarak adâleti ve kardeşliği ayakta tutar. Peygamberimizin Vedâ Hutbesi'nde haykırdığı "Müslüman Müslüman'ın kardeşidir" hakikati, bin dört yüz yıl önce olduğu gibi bugün de geçerli ve bağlayıcıdır.
Kaynakça
- Kur'ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi 2:256, Diyanet İşleri Başkanlığı Meali.
- Kur'ân-ı Kerîm, Câsiye Sûresi 45:24, Diyanet İşleri Başkanlığı Meali.
- Kur'ân-ı Kerîm, Fâtır Sûresi 35:28, Diyanet İşleri Başkanlığı Meali.
- Kur'ân-ı Kerîm, Hucurât Sûresi 49:10 ve 49:13, Diyanet İşleri Başkanlığı Meali.
- Kur'ân-ı Kerîm, Tevbe Sûresi 9:71, Diyanet İşleri Başkanlığı Meali.
- Kur'ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân Sûresi 3:103, Diyanet İşleri Başkanlığı Meali.
- Sahîh-i Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, Hadis No. 1358 (Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar).
- Sahîh-i Buhârî, Kitâbu Ashâbi'n-Nebî, Hadis No. 3654 (Ebû Bekir ile dostluk).
- M. Rahmi BALABAN, Son Asrın İlim ve Fen Adamlarına Göre İlim-Ahlâk-İman, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, A. Hamdi AKSEKİ "Önsöz".
- Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, "Süleymâniye Kürsüsünde" başlığı.