SahihMüslim rivayet etmiştir
Amr b. Abese –radıyallahu anh-'ın Müslüman olma kıssası ve Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem-’in kendisine namaz kılmayı ve abdest almayı öğretmesi.
Amr b. Abese –radıyallahu anh- anlatıyor: Ben cahiliye döneminde insanların sapıklık üzere bulunduğu ve haktan bir paylarının olmadığını biliyordum. Çünkü onlar putlara tapmaktaydılar. Derken Mekke'de bir kişinin ortaya çıktığı ve bazı haberler verdiğini duydum. Derhal bineğimin üstüne atlayıp, onun yanına vardım. Birde baktım ki Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- o sırada gizlenmiş ve kabilesinin ağır baskısı altında bulunuyordu. Bu durumu görünce Mekke’de onun yanına ulaşmanın yolunu arayarak, nezaketle yanına girdim ve: "Sen kimsin? dedim. «Ben bir peygamberim» cevabını verdi. "Peygamber nedir?" dedim. «Beni Allah görevlendirip gönderdi.» dedi. "Allah seni ne ile gönderdi?" dedim. «Akrabaları gözetmek, putları kırmak ve Allah'ı (ibadette) birleyip, ona hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere gönderdi.» buyurdu. "Bu hususlarda senin yanında olanlar kimlerdir?" dedim. «Bir hür kişi ile bir köle» cevabını verdi. O sırada yanında sadece Ebu Bekir ile Bilal –radıyallahu anhumâ- vardı- Ben: "Ben de sana tabi olup, uyuyorum." dedim «Sen şu günlerde bunu yapamazsın, buna gücün yetmez. İnsanlarla benim aramdaki durumu görmüyor musun? Sen şimdilik ailenin yanına dön. Ne zaman benim açıktan açığa ortaya çıktığımı duyarsan o zaman yanıma gel» diye buyurdu. Bunun üzerine ailemin yanına geri döndüm. Bir süre sonra Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- Medine'ye hicret etti. Derken Medineli birkaç kimse yanıma geldi. Kendilerine: "Medine'ye göç eden o zat neler söyleyip, anlatıyor?" diye sordum. Bana: "Halk akın akın yanına koşuyor. Kavmi onu öldürmek istedi, ama başaramadılar." diye cevap verdiler. Bunun üzerine Medine'ye gidip, yanına vardım ve "Ya Rasûlallah, beni tanıdın mı?" dedim. «Evet, sen Mekke'de görüştüğüm kimsesin.» diye buyurdu. Tekrar "Ya Rasûlallah! Allah'ın sana bildirdiği ve benim bilmediklerimi bana öğret; bana namazı öğret." dedim. «Sabah namazını kıl. Ardından güneş doğup bir mızrak miktarı yükselinceye kadar namaz kılma. Çünkü güneş doğarken şeytanın iki boynuzu arasından doğar, o sırada kâfirler de güneşe secde ederler. Sonra yine namaz kıl, o vakit kılınacak namaz (melekler tarafından) şahit ve hazır olunan bir namazdır. Bu namazı dikilmiş mızrağın gölgesi azalıp bitinceye/güneş tam tepeye çıkana kadar kıl. Sonra yine namaza ara ver. Çünkü o sırada Cehennemin ateşi tutuşturulur. Zeval vaktinin geçişinden/gölgenin doğuya doğru meyletmesinden sonra yine namaz kıl. Çünkü o vakit kılınacak namaz (melekler tarafından) şahit ve hazır olunan bir namazdır. Bu namazı ikindi (vaktine) kadar kıl. İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar namaza ara ver. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından batar, kâfirler de o zaman güneşe secde ederler» buyurdu. Ben: "Yâ Nebiyyallah! Bana abdestten de bahset." dedim. «İçinizden her kim, abdest suyunu hazırlayıp ağzına burnuna su verir ve burnunu sümkürüp, temizlerse, mutlaka yüzünün, ağzının ve burnunun günahları sakallarının uçlarından dökülür. Sonra dirsekleriyle birlikte ellerini yıkarsa, elinin günahları su ile beraber parmak uçlarından akar gider. Sonra başını meshederse, başının günahları su ile birlikte saçlarının ucundan dökülür. Sonra topuklarıyla beraber ayaklarını yıkarsa, ayaklarının günahları su ile beraber ayak parmaklarının ucundan akar. Eğer (böylece abdest alan) bu kimse, kalkıp namaz kılar, Allah’a hamd ve senâ eder, onu layık olduğu vasıflarla tekrar tekrar överse ve gönlünü tam anlamıyla Allah’a bağlarsa, mutlaka anasından doğduğu günkü gibi günahlarından arınmış olur.» buyurdu. Amr bin Abese bu hadisi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sahabelerinden olan Ebû Umâme’ye bunu haber vermişti. Ebû Umâme -radıyallahu anh-; Ey Amr b. Abese, bir işten dolayı bunları yapan kişiye verilen bu büyük mükafatlar konusundaki sözlerini iyi düşün!" ikazında bulundu. Bunun üzerine Amr –radıyallahu anh- "Ey Ebû Umâme! Yaşım ilerledi, kemiklerim zayıfladı, ecelim yaklaştı. Ne Allah’a ne de Rasûlullah’a yalan söylemeye ihtiyacım yok. Ben bu hadisi Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’den bir, iki, üç hatta yedi kere işitmemiş olsaydım asla rivayet etmezdim. Ancak ben bu hadisi, bundan da fazla duymuş bulunmaktayım." dedi.
SahihMuttefekun aleyh
Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyamet günü ateşte kızdırılarak levhalar haline getirilir
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyamet günü ateşte kızdırılarak levhalar haline getirilir. Sahibinin yanları, alnı ve sırtı bunlarla dağlanır. Bu plakalar soğudukça, süresi elli bin sene olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar sahibine azap için tekrar kızdırılır. Neticede kişi, yolunun ya Cennet'e ya da Cehennem'e çıktığını görür.» Ya Rasûlallah! Peki zekâtı verilmeyen develerin durumu nedir? dediler. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Hakkı ödenmeyen her deve sahibi, -ki su başlarına geldikleri zaman sağılıp sütünün muhtaçlara dağıtılması da bu haklar arasındadır- Kıyamet Günü düz ve geniş bir sahaya yatırılır. O develer de en semiz hallerinde ve bir tek yavru bile dışarıda kalmamak şartıyla o kişiyi ayaklarıyla çiğner ve dişleri ile ısırırlar. Öndekiler geçtikçe arkadakiler gelir (aynı şeyi yapar). Süresi elli bin sene olan bir günde insanlar hakkında hüküm verilinceye kadar bu böyle devam eder. Neticede kişi, yolunun ya Cennet'e veya Cehennem'e çıktığını görür.» Ya Rasûlallah! Peki, zekâtı verilmeyen sığırlar ile koyunların durumu ne olacak? dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Hakkı (zekâtı) verilmemiş her sığır ve koyun sahibi, Kıyamet Günü düz ve geniş bir yere yatırılır. İçlerinde eğri boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzu kırık bir tane bile hayvan bulunmaksızın o hayvanlar o kişiyi boynuzları ile süser, toynakları ile çiğnerler. Öndeki geçince arkadaki onu takip eder ve bu durum süresi elli bin yıl olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar devam eder. Neticede kişi, yolunun ya Cennet'e veya Cehennem'e çıktığını görür.» Ya Rasûlallah! Ya atların durumu nedir? dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Atlar üç sınıftır. Kişi için yük olan at vardır, örtü olan at vardır, ecir ve sevap olan at vardır. Yük ve vebal olan at sahibinin sırf çalım satmak ve İslâm'a düşmanlık yapmak için beslediği attır. Bu, o adam için vebaldir, örtü olan at sahibinin Allah rızası için beslediği, binit ve koşum olarak üzerindeki Allah'ın hakkını ödediği, iyice bakıp gözettiği attır; bu sahibi için bir perde ve örtüdür. Ecir ve sevap olan ata gelince, o da sahibinin Müslümanlara yardımcı olmak maksadıyla Allah yolunda besleyip çayır ve bahçelerde otlattığı attır. Atın o çayır veya bahçeden yediği ve çıkardığı dışkılar sayısınca sahibine iyilik yazılır. Atlar, bağlı oldukları ipi koparıp bir ya da iki tepeye doğru koşarlarsa, Allah onların ayak izleri ve dışkıları sayısınca onun için sevap yazar. Ya da sahibi sulamak niyeti olmadığı halde onu bir nehir kenarından geçirirken at su içecek olsa, Allah onun (atın) içtiği su yudumları adedince sahibine iyilik yazdırır.»
SahihMuttefekun Aleyh
Ebû Talha radıyallahu anh’ın hasta bir erkek çocuğu vardı. Ebû Talha evde değilken çocuk öldü.
Enes b. Mâlik -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Ebû Talha radıyallahu anh’ın hasta bir erkek çocuğu vardı. Ebû Talha evde değilken çocuk öldü. Eve döndüğü zaman: “Oğlumun durumu nedir?” diye sordu. Çocuğun annesi Ummu Süleym: O şimdi eskisinden daha rahat, dedi. Akşam yemeğini hazırlayıp getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi sonra da hanımıyla yattı. Daha sonra hanımı ona “Çocuğu defnediniz” dedi. Ebû Talha sabahleyin Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gitti ve olup biteni anlattı. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Bu gece ilişkide bulundunuz mu?” diye sordu.
Ebû Talha: Evet, dedi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Allahım, bu ikisine mübârek kıl” diye dua etti. (Zamanı gelince) Ummu Süleym bir erkek çocuk doğurdu. Ebû Talha bana:
“Çocuğu al, Peygamber’e götür” dedi. Ummu Süleym de bir miktar hurma verdi, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Çocuğun yanında herhangi bir şey var mı?” diye sordu. Ben: Evet, bir kaç hurma var, dedim. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hurmaları ağzına alıp çiğnedi. Sonra çıkarıp çocuğun ağzına koydu ve damağını hafifçe yerleştirdi, adını da Abdullah koydu. Başka bir rivayette Süfyân b. Uyeyne; “Ensardan bir kişi Abdullah’ın dokuz çocuğunu gördüğünü, hepsinin de Kur’an’ı okuyan ve mânasını anlayan kimseler olduğunu söylemiştir.” Başka bir rivayette ise, olay şöyle anlatılmaktadır: Ebû Talha’nın, Ummu Süleym’den olma bir oğlu vefat etti. Ummu Süleym, ev halkına: Ebû Talha’ya ben haber vermedikce, oğlu hakkında hiç biriniz bir şey söylemeyiniz! diye tenbihledi. Sonra Ebû Talha eve geldi. Ummu Süleym akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yemeğini yedi. Yemekten sonra Ummu Süleym, eskiden olduğundan daha güzel süslendi. O da hanımıyla yattı. Ebû Talha’nın karnı doyup tatmin olduğunu görünce Ummu Süleym ona: Ey Ebû Talha, bir millet, bir aileye emânet bir şey verseler de, sonra emânetlerini isteseler, iade etmeyebilirler mi, ne dersin? dedi. Ebû Talha: Hayır, (vermemezlik edemezler) dedi. Ummu Süleym: O halde oğlunu geri alınmış böyle bir emânet bil, dedi. Ebû Talha kızdı ve: Mademki öyle, niçin hiç bir şey olmamış gibi davrandın? Şimdi de tutmuş, oğlumun durumunu bana haber veriyorsun, öyle mi? dedi. Derhal kalkıp Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gitti ve olanı biteni olduğu gibi haber verdi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Geçen gecenizi Allah hakkınızda bereketli kılsın” buyurdu. Ummu Süleym hâmile kaldı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir sefere çıkmıştı. Ummu Süleym de bu sefere iştirak etmişti. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- seferden döndüğünde Medine’ye gece girmezdi. Medine’ye yaklaştıklarında Ümmü Süleym’i doğum sancıları tuttu. Bu sebeple Ebû Talha onun yanında kaldı, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yoluna devam etti. Ebû Talha şöyle demeye başladı: Rabbim! Sen çok iyi bilirsin ki ben, Rasûlün ile beraber Medine’den çıkmaktan, onunla beraber Medine’ye girmekten son derece memnun olurum. Fakat bu defa bildiğin sebepten takılıp kaldım. Bunun üzerine Ummu Süleym: Ebû Talha! Şimdi artık sancım kalmadı. Sen git, dedi. (Enes diyor ki) Biz yolumuza devam ettik. Medine’ye geldiklerinde Ummu Süleym’i yine doğum sancısı tuttu ve bir erkek çocuk doğurdu. Annem (Ummu Süleym) bana: Enes, bu çocuğu sen sabahleyin Resûlullah’a götürmeden kimse emzirmesin, dedi. Sabahleyin ben çocuğu alıp Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e götürdüm. Hadisin tamamını zikretmiştir.
SahihMuttefekun aleyh
Sizden herkese Rabbi, aralarında bir tercüman olmaksızın, doğrudan doğruya hitap edecektir
Adiy b. Hâtim -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Sizden herkese Rabbi, aralarında bir tercüman olmaksızın, doğrudan doğruya hitap edecektir. Kişi o zaman sağına bakar, hayatta iken gönderdiği (hayırlı) amellerden başka bir şey göremez. Soluna bakar, orada da hayatta iken işlediği (kötü) amellerden başka bir şey göremez. Önüne bakar, karşısında (kendini beklemekte olan) ateşi görür. O halde artık bir hurmanın yarısı ile de olsa, kendinizi Cehennem ateşinden koruyun.»
SahihMuttefekun Aleyh
Öğretilmiş köpeğini gönderip üzerine Allah'ın adını anmışsan senin için yakaladığı (avından) yiyebilirsin'' buyurdu.
Adiy b. Hâtim -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e dedim ki: Ey Allah'ın Rasûlü! Ben öğretilmiş köpekleri gönderiyorum. Onlar da benim için av yakalıyorlar. Onun (köpeğimin) üzerine Allah'ın adını anıyorum dedim. O (Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-): «Öğretilmiş köpeğini gönderip üzerine Allah'ın adını anmışsan (avından) yiyebilirsin» buyurdu. Ben: Öldürselerde mi dedim. O (Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-): «Bir başka köpek onunla birlikte ortak olmadığı sürece öldürseler de.» buyurdu. Ben O'na: Ben, avda, mi'rad (denilen enlice ve uzunca sivri demir bulunan) ok ile atış yapıyor ve isabet ettiriyorum dedim. O (Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-): «Mi'rad ile atış yapıp da (avı) delerse yiyebilirsin. Şayet enli tarafı ile ona isabet ederse ondan yeme.» buyurdu. Şa'bi'nin Adiy'den rivayet ettiği hadiste bunun benzeri şekildedir. «Köpeğin ondan yemesi hariç. Eğer avdan yerse ondan yeme. Ben onu kendisi adına yakalamış olmasından endişe ederim. Eğer köpeklerine başka köpekler de katılmış ise yine yeme.Çünkü sen kendi köpeğin üzerine besmele çektin. Başka köpek için besmele çekmedin.» buyurdu. Rivayette: «Öğretilmiş köpeğini gönderirsen üzerine Allah'ın ismini an, senin için yakaladıysa ve onu canlı tutarsan kes. Ona ölü olarak yetişirsen ve eğer köpek ondan yemediyse avdan ye. Çünkü köpeğin onu yakalaması, avın boğazlanmasıdır.» Rivayette: «Okunu attığın zaman Allah'ın ismini zikret.» Bir başka rivayette: «Avın senin gözünden bir ya da iki gün kaybolursa» başka bir rivayette: «İki veya üç gün ve avında okundan başka bir şeyin izini bulmayacak olursan istersen yiyebilirsin. Onu suda boğulmuş bulursan yeme. Çünkü onu suyun mu yoksa senin okunun mu öldürdüğünü bilemezsin.» buyurdu.
SahihMuttefekun Aleyh
«Şüphesiz Allah fili(n ordusunu) Mekke'ye girmekten engellemiştir ve (sonra da) Mekkeliler üzerine kendi Rasûlü ile mü'minleri saldırtmıştır. Haberiniz olsun! Mekke benden evvel hiçbir kimse için helâl olmadığı gibi, benden sonra da hiçbir kimse için helâl olmayacaktır. Biliniz ki, o ancak bana da yalnız gündüzün bir saatinde helâl kılınmıştır. Bilmiş olunuz ki, işte bu saatimde Mekke benim için de haramdır.»
Ebû Hureyre –radıyallahu anh-’tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Allah Teâlâ Mekke'nin fethini Rasûlü'ne nasip ettiği zaman Huzâalılar, Câhiliyet günlerinde öldürülmüş bir Huzâalı adama karşılık Leysoğulları'ndan bir kimseyi Mekke'nin fethi yılında öldürmüşlerdi. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e haber verilince, hemen ayağa kalktı, yaptığı hutbesinde şunları söyledi: «Şüphesiz Allah fili(n ordusunu) Mekke'ye girmekten engellemiştir ve (sonra da) Mekkeliler üzerine kendi Rasûlü ile mü'minleri saldırtmıştır. Haberiniz olsun! Mekke benden evvel hiçbir kimse için helâl olmadığı gibi, benden sonra da hiçbir kimse için helâl olmayacaktır. Biliniz ki, o ancak bana da yalnız gündüzün bir saatinde helâl kılınmıştır. Bilmiş olunuz ki, işte bu saatimde Mekke benim için de haramdır. Mekke'nin dikeni bile koparılmaz, ağacı kesilmez, yitiğini kimse elini uzatıp alamaz. Ancak sahibini aramak için arayıp ilan edici kimse alabilir. O halde her kimin bir kimsesi öldürülürse, iki şeyden hangisi kendisi hakkında hayırlı ise, onu isteyebilir (yani iki şey arasında muhayyerdir: Ya kendisine diyet verilir yahut maktulün ehli kısas ettirir) Bu hutbe üzerine Yemen ahalisinden olup Ebû Şâh denilen bir adam ayağa kalktı da: Yâ Rasûlallah! Şu söylediklerini benim için yaz! dedi. Rasûlullah da: «Bunları Ebû Şâh için yazın!» emrini verdi. Sonra Abbâs –radıyallahu anh- ayağa kalktı, o da: Yâ Rasûlallah! Izhır otu/Mekke ayrığı müstesna olsun! Çünkü biz onu, evlerimizde ve kabirlerimizde kullanıyoruz! dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Izhır müstesna olsun!» buyurdu.
SahihMuttefekun Aleyh
Canımı elinde bulundurana yemin olsun ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Koyunlar ve cariye sana geri verilecek. Oğluna yüz kırbaç vurulması ve bir yıl sürgün edilmesi gerekir. Sonra Eslem'den bir adama: Ey Üneys! Bunun zina ettiği kadına git, eğer yaptığını itiraf ederse, onu recmet." Üneys, kadına gittiğinde kadın zina ettiğini itiraf etti ve Allah Rasûlünün emri gereğince, Üneys onu recm etti.
Ebu Hureyre ve Zeyd b. Halid el-Cühenî -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demişlerdir:Bedevilerden iki adam Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-'e geldi ve şöyle dedi:Ey Allah Rasûlü! Allah için hakkımda, Allah'ın kitabı ile hüküm vermeni istiyorum. Birincisinden daha bilgili olan ikinci adam ise şöyle dedi: Evet, aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet ve konuşmam için bana izin ver. Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona konuş dedi: Adam dedi ki: Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Bu adamın karısı ile zina etti ve oğlumun recmedilmesi gerektiğini öğrendim. Bunun üzerine oğlum için bir cariye ve yüz koyun fidye vermek istedim. İlim sahiplerine sorduğum zaman bana, oğluma yüz sopa vurulması ve bir yıl sürgün edilmesi, bu adamın karısının da recmedilmesi gerektiğini söylediler. Bunun üzerine, Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle dedi: Canımı elinde bulundurana yemin olsun ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Koyunlar ve cariye sana geri verilecek. Oğluna yüz kırbaç vurulması ve bir yıl sürgün edilmesi gerekir. Sonra Eslem'den bir adama: Ey Üneys! Bunun zina ettiği kadına git, eğer yaptığını itiraf ederse, onu recmet." Üneys, kadına gittiğinde kadın zina ettiğini itiraf etti ve Allah Rasûlünün emri gereğince, Üneys onu recm etti.
SahihMuttefekun Aleyh
Ebü’l-Abbas Sehl İbni Sa`d es-Sâidî -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Amr b. Avf oğulları arasında bir kavga çıktığını duydu. Aralarını bulmak için bir grup sahabe ile birlikte oraya gitti. Onları barıştırmak için bir müddet orada kaldı. Bu arada namaz vakti gelmişti. Bilal, Ebû Bekir -radıyallahu anhumâ- Ebû Bekir! Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gelemedi. Namaz vakti de girdi. İmam olup namaz kıldırır mısın? Diye sordu. Hz. Ebû Bekir de: Peki, istersen kılalım, dedi. Bilal ezan okudu. Ebû Bekir de öne geçip tekbir aldı. Müslümanlar da ona uydular.Derken Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- geldi; safların arasından öne geçti. Bunun üzerine cemaat (Peygamber’in geldiğini imama haber vermek için) el çırpmaya başladı. Ebû Bekir namaz kılarken başını çevirip hiçbir yana bakmazdı. Cemaat durmadan el çırpınca dönüp bakmak zorunda kaldı. Yanında Rasûlullah’ı görüverdi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, ona yerinde kalması için işaret etti. Fakat Ebû Bekir ellerini kaldırarak Allah’a hamd etti ve arkadaki safa girinceye kadar geri gitti. O zaman Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- öne geçerek namazı kıldırdı. Namaz bitince, halka dönerek şunları söyledi:“İnsanlar! Namazda bir durum meydana gelince niçin el çırpmaya başladınız? El çırpmak kadınlara mahsustur. Namazda bir durumla karşılaşan kimse subhânallah desin. Onu subhânallah dediğini duyan kimse, kendisine dönüp bakar.”Sonra Ebû Bekir’e dönerek:“Ebû Bekir! Yerinde kal diye işaret ettiğim halde niçin namazı kıldırmadın?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir: Ebû Kuhâfe’nin oğluna Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in önüne geçip namaz kıldırmak yakışmazdı, diye cevap verdi.Müttefakun aleyh.''Hubise'' Kelimesinin manası:Onu misafir etmek için tuttular demek.
Ebü’l-Abbas Sehl İbni Sa`d es-Sâidî -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Amr b. Avf oğulları arasında bir kavga çıktığını duydu. Aralarını bulmak için bir grup sahabe ile birlikte oraya gitti. Onları barıştırmak için bir müddet orada kaldı. Bu arada namaz vakti gelmişti. Bilal, Ebû Bekir -radıyallahu anhumâ- Ebû Bekir! Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gelemedi. Namaz vakti de girdi. İmam olup namaz kıldırır mısın? Diye sordu. Hz. Ebû Bekir de: Peki, istersen kılalım, dedi. Bilal ezan okudu. Ebû Bekir de öne geçip tekbir aldı. Müslümanlar da ona uydular.Derken Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- geldi; safların arasından öne geçti. Bunun üzerine cemaat (Peygamber’in geldiğini imama haber vermek için) el çırpmaya başladı. Ebû Bekir namaz kılarken başını çevirip hiçbir yana bakmazdı. Cemaat durmadan el çırpınca dönüp bakmak zorunda kaldı. Yanında Rasûlullah’ı görüverdi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, ona yerinde kalması için işaret etti. Fakat Ebû Bekir ellerini kaldırarak Allah’a hamd etti ve arkadaki safa girinceye kadar geri gitti. O zaman Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- öne geçerek namazı kıldırdı. Namaz bitince, halka dönerek şunları söyledi:“İnsanlar! Namazda bir durum meydana gelince niçin el çırpmaya başladınız? El çırpmak kadınlara mahsustur. Namazda bir durumla karşılaşan kimse subhânallah desin. Onu subhânallah dediğini duyan kimse, kendisine dönüp bakar.”Sonra Ebû Bekir’e dönerek:“Ebû Bekir! Yerinde kal diye işaret ettiğim halde niçin namazı kıldırmadın?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir: Ebû Kuhâfe’nin oğluna Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in önüne geçip namaz kıldırmak yakışmazdı, diye cevap verdi.
SahihMüslim rivayet etmiştir
«Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmak istemezse, Allah da ona kavuşmak istemez.»
Aişe –radıyallahu anha-’dan merfu olarak şöyle rivayet edilmiştir: «Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmak istemezse, Allah da ona kavuşmak istemez.» buyurdu. Bunun üzerine ben, "Ey Allah’ın Resulü! (Bu isteksizlik) ölümden hoşlanmamak anlamında mıdır? Zira hiçbirimiz ölümden hoşlanmayız.’’dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Hayır, o anlamda değil. Mü’min, Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti ile müjdelendiği zaman Allah’a kavuşmak ister; o zaman Allah da ona kavuşmak ister. Kâfir ise Allah’ın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman Allah’a kavuşmak istemez. O zaman Allah da ona kavuşmak istemez."
SahihMüslim rivayet etmiştir
«Allah'ım! Önceden yaptıklarımı, sonradan yapacaklarımı, gizli ve açık işlediklerimi, aşırılıklarımı ve senin benden daha iyi bildiğin hallerimi bana bağışla. Sen öne geçirensin, sen geriye bırakansın. Senden başka hiçbir (hak) ilah yoktur.»
Ali b. Ebi Talib –radıyallahu anh- anlatıyor:"Allah Rasûlü –sallallahu aleyh ve sellem-namaza kalktığı zaman şu duayı yapardı:«Gökleri ve yeri yoktan var edene, hanif olarak yüzümü çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. Onun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emir olundum ve ben Müslümanlardanım. Allah'ım! Sen her şeyin malikisin. Senden başka hiçbir (hak) ilah yoktur. Sen benim Rabbimsin, ben senin kulunum. Nefsime zulmettim. Günahımı itiraf ediyorum. Bütün günahlarımı bağışla, çünkü senden başka günahları bağışlayacak yoktur. Ahlakın en güzeline beni hidayet eyle. En güzel ahlaka senden başka kimse hidayet edemez. Kötü ahlakı benden uzaklaştır. Senden başka hiçbir varlık kötü ahlakı uzaklaştıramaz. Devamlı senin emrine itaat eder, devamlı senin buyruklarına uyarım. Hayrın tamamı senin ellerindedir. Şer ise sana nispet edilmez. Benim varlığım seninledir ve ben sana sığınırım. Şanın pek mübarektir ve sen pek yücesin. Senden mağfiret dilerim, sana tövbe ederim.»Rükûa vardığında da şöyle buyururdu: «Allah'ım! Senin için rükûa vardım, sana iman ettim, sana teslim oldum, kulağım, gözüm, kemik iliğim, kemiğim, sinirlerim hep sana ibadet ve itaat eder.» Rükûdan kalkınca da şöyle buyururdu: «Allah'ım! Rabbimiz, gökler ve yer dolusu kadar her ikisinin arasını dolduracak kadar ve bundan sonra dilediğin her şeyi dolduracak kadar hamd yalnız sanadır.» Secde etti mi de şöyle derdi: «Allahım! Sana secde ettim, sana iman ettim, sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratana, suret verene, onda işitilecek kulak, görecek göz açana secde etmektedir. Yaratanların/şekil verenlerin en güzeli Allah ne yücedir.» Sonra da teşehhüt ile selam vermek arasında söylediği sözler şunlar olurdu: «Allah'ım! Önceden yaptıklarımı, sonradan yapacaklarımı, gizli ve açık işlediklerimi, aşırılıklarımı ve senin benden daha iyi bildiğin hallerimi bana bağışla. Sen öne geçirensin, sen geriye bırakansın. Senden başka hiçbir ilah yoktur.»
SahihNesâî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştir
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte geceleyin kalktım. Bakara Sûresi'ni okumaya başladı, rahmet ayetine geldiğinde durur (rahmet) isterdi. Azap ayeti geçince yine durur ve Allah’a sığınırdı."
Avf b. Mâlik -radıyallahu anh- anlatıyor:" Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte geceleyin kalktım. Bakara Sûresi'ni okumaya başladı, rahmet ayetine geldiğinde durup (rahmet) istedi. Azap ayeti geçince yine durup ve Allah’a sığındı. Sonra rükûya gider kıyamda kaldığı kadar da rükûda kaldı. Rükûda: “Sübhane zilceberuti ve'l-meleküti ve'l-kibriyai ve'l-azameti” (Kudret, hükümranlık, büyüklük ve yücelik sahibini tüm noksanlıklardan tenzih ederim) deyip sonra secdeye vardı. Secdesi de rükû ettiği kadar uzundu, secdede ise yine: “Sübhane zilceberüti ve'l-meleküti ve'l- kibriyâi ve'l-azameti” (Kudret, hükümranlık, büyüklük ve yücelik sahibini tüm noksanlıklardan tenzih ederim) dedi ve sonra ikinci rekâta kalkıp, Âl-i İmrân Sûresi’ni okudu, sonra başka bir sûre, sonra başka bir sûre daha okudu."
SahihMuttefekun Aleyh
"Allah'ım! Sana teslim oldum, sana iman ettim ve sana tevekkül ettim. Senin için husumette bulundum. Senin hükmünü hakem yaptım. Geçmişte, gelecekte, gizli açık ve benden daha iyi bildiğin işlemiş olduğum (tüm günahlarımı) bağışla. Senden başka hak ilah yoktur."
İbn Abbas -radıyallahu anhuma- anlatıyor; Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- geceleyin teheccüd için kalktığı zaman şöyle dua ederdi: «Allah'ım, hamd sanadır. Gökleri, yerleri ve içindekileri ayakta tutan sensin. Hamd Sanadır. Sen göklerin, yerlerin ve içindekilerin Rabbisin. Hamd sanadır. Sen göklerin, yerin ve içindekilerin Nur'usun. Sen Hak'sın, sözün de vaadin de haktır, seninle karşılaşmak da haktır, cennet de haktır, cehennem de haktır, kıyamet de haktır. Allah'ım! Sana teslim oldum, sana iman ettim ve sana tevekkül ettim. Senin için husumette bulundum. Senin hükmünü hakem yaptım. Geçmişte, gelecekte, gizli açık ve benden daha iyi bildiğin işlemiş olduğum (tüm günahlarımı) bağışla. Senden başka hak ilah yoktur.»
SahihMüslim rivayet etmiştir
"Ey Cebrâi’lin, Mikâil’in ve İsrafil’in Rabbi! Göklerin ve yerin yaratanı, gizli ve aşikarı bilen Allah’ım! Ayrılığa düştükleri şeylerde kulların arasında sen hükmedersin. İhtilafa düşülen şeyde beni, izninle Hakk’a ulaştır. Şüphesiz sen, dilediğini doğru yola iletirsin."
Ebu Seleme b. Abdurrahman İbn Avf -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir. Müminlerin annesi Âişe -radıyallahu anhâ-'ya Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- geceleyin namaz için kalktığı zaman namazına ne ile başlardı? diye sordum. Şöyle dedi: “Geceleyin namaz için kalktığı zaman namazına; «Allahumme Rabbe Cibrîle ve Mîkâîle ve İsrâfîle, fâtıre’s-semâvâti ve’l-ardi, âlime’l-ğaybi ve’ş-şehâdeti, ente tahkumu beyne ibâdike fîmâ kânû fîhi yahtelifûne. İhdinî limahtelefû fîhi mine’l-Hakkı bi iznike. İnneke tehdî men teşâu ilâ sırâtın müstakîm/Ey Cebrâi’lin, Mikâil’in ve İsrafil’in Rabbi! Göklerin ve yerin yaratanı, gizli ve aşikarı bilen Allah’ım! Ayrılığa düştükleri şeylerde kulların arasında sen hükmedersin. İhtilafa düşülen şeyde beni, izninle Hakk’a ulaştır. Şüphesiz Sen, dilediğini doğru yola iletirsin.”
SahihBuhârî rivayet etmiştir
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, İsrailoğulları'ndan bir adamı zikretti. O adam İsrailoğulları'ndan bir kimseden ödünç olarak kendisine bin dînar vermesini istedi. Ödünç vermek isteyen zât: "Buna şâhit yapacağım şâhitleri getir" dedi. Ödünç isteyen kimse: "Şâhid olarak Allah yeter" dedi. Ödünç verecek olan bu sefer de: "Haydi bana kefil getir" dedi. O adam: "Kefil olarak Allah yeter" -dedi. Ödünç verecek olan kimse: "Hakîkaten doğru söyledin" dedi ve belirlenen bir süre ile ona bin dînâr verdi.
Ebû Hureyre –radıyallahu anh-'den rivayet olunduğuna göre; o da Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- İsrailoğulları'ndan bir adamı zikretti. O adam İsrailoğulları'nın bir kimseden ödünç olarak bin dînar vermesini istedi. Ödünç vermek isteyen kimse: "Buna şâhit yapacağım şâhitleri getir" dedi. Ödünç isteyen kimse: "Şâhit olarak Allah yeter", dedi. Ödünç verecek olan kimse bu sefer de: "Haydi bana bir kefil getir" dedi. O adam: "Kefil olarak Allah yeter" -dedi. Ödünç verecek olan kimse: "Hakîkaten doğru söyledin" dedi ve belirlenen bir süre ile ona bin dînâr verdi. Parayı alan müteakiben deniz yolculuğuna çıktı. İşlerini gördü. Sonra kendisine ödünç veren zata gelmek üzere bineceği bir gemi aradı. Belirlenen müddet geliyordu. Fakat bir gemi bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp onun içini oydu. İçine bin dînarı ve bir de kendisinden o arkadaşına yazdığı bir mektûb sahîfesini koydu. Sonra o oyuk olan yerin ağzını sıkıca kapatıp düzeltti. Sonra o odun parçasını denizin kenarına getirdi de şöyle duâ etti: "Yâ Allah! Sen bilmektesin ki, ben fulan kimseden bin dînar ödünç istedim. O benden bir kefil istedi." Ben "Kefîl olarak Allah yeter" dedim. O, senin kefilliğine razı oldu. Bir de benden şâhit istedi. Ben yine "Şâhit olarak Allah yeter" dedim. O yine senin şâhitliğine de razı oldu (ve bin dînarı verdi. Ben vadesinde borcumu ödemek kaygısına düştüm de) ona bu parayı göndereyim diye bir gemi bulmaya çalıştım. Fakat bulmaya muktedir olmadım. Artık ben şu bin dînar borcumu senin koruyuculuğuna emânet ediyorum! dedi de o odunu denize attı. Odun denizin içine girdikten sonra kendisi geri döndü. Borçlu bu hususta kendisini beldesine çıkaracak gemi bulmaya çalışırken, alacaklı da onun dönmesini umarak deniz kenarına çıktı da belki bir gemi malını getirmiş olabilir diye gözetliyordu. Bu sırada birdenbire sahilde içinde mal bulunan o odunu gördü. Onu ailesine yakacak bir odun olarak aldı. Evde onu parçalayınca içindeki paraları ve mektûb sahîfesini buldu. Sonra borçlu kimse kendisine borç verene geldi ve ona bin dînarı getirdi de: "Allah’a yemîn ederim ki, malını sana getirmem için bir gemi arayıcısı olmakta devam ettim. Fakat sana geldiğim şu zamandan önce bir gemi bulamadım" dedi ve borcunu verdi. Alacaklı: "Sen bana bir şey gönderdin mi?" dedi. Borçlu: "İçinde sana geldiğim şu günden önce bir gemi bulamadığımı sana haber veriyorum" dedi. Alacaklı: "Şüphesiz ki, Allah senin odun içinde göndermiş olduğun borcunu senin adına ödemiştir. Binaenaleyh tekrar vermek için getirdiğin bu bin dînarı, bir râşid olarak sevinçle götür" dedi.
SahihEbû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir
Onun suyu temiz, ölüsü helaldir
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: Bir adam Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’e: Ey Allah’ın Rasûlü! Biz gemiye biniyoruz ve yanımızda az bir su taşıyoruz, diye sordu. Eğer onunla abdest alsak susarız, deniz suyuyla abdest alalım mı? Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki: «Onun suyu temiz, ölüsü helaldir.»
SahihNesâî rivayet etmiştir - Ebû Dâvûd rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştir
"Su temizdir, hiçbir şey onu necis yapamaz."
Ebu Said el-Hudrî –radıyallahu anh-’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-’e denildi ki- Budâ’a kuyusundan abdest alalım mı? O, içine kadınların hayız bezlerinin, köpek etlerinin ve çürümüş şeylerin atıldığı bir kuyudur. Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdu ki: «Su temizdir, hiçbir şey onu necis yapmaz.»
SahihEbû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve Ahmed rivayet etmiştir
Su, iki kulle miktarına ulaşırsa pisliği taşımaz (ondan etkilenmez)
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma-’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem-'e hayvanların ve yırtıcı hayvanların içmek için uğradıkları suyun temizliğinin hükmü sorulduğunda, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Su, iki kulle miktarına ulaşırsa pisliği taşımaz (ondan etkilenmez).»