SahihMuttefekun aleyh
Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyamet günü ateşte kızdırılarak levhalar haline getirilir
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyamet günü ateşte kızdırılarak levhalar haline getirilir. Sahibinin yanları, alnı ve sırtı bunlarla dağlanır. Bu plakalar soğudukça, süresi elli bin sene olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar sahibine azap için tekrar kızdırılır. Neticede kişi, yolunun ya Cennet'e ya da Cehennem'e çıktığını görür.» Ya Rasûlallah! Peki zekâtı verilmeyen develerin durumu nedir? dediler. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Hakkı ödenmeyen her deve sahibi, -ki su başlarına geldikleri zaman sağılıp sütünün muhtaçlara dağıtılması da bu haklar arasındadır- Kıyamet Günü düz ve geniş bir sahaya yatırılır. O develer de en semiz hallerinde ve bir tek yavru bile dışarıda kalmamak şartıyla o kişiyi ayaklarıyla çiğner ve dişleri ile ısırırlar. Öndekiler geçtikçe arkadakiler gelir (aynı şeyi yapar). Süresi elli bin sene olan bir günde insanlar hakkında hüküm verilinceye kadar bu böyle devam eder. Neticede kişi, yolunun ya Cennet'e veya Cehennem'e çıktığını görür.» Ya Rasûlallah! Peki, zekâtı verilmeyen sığırlar ile koyunların durumu ne olacak? dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Hakkı (zekâtı) verilmemiş her sığır ve koyun sahibi, Kıyamet Günü düz ve geniş bir yere yatırılır. İçlerinde eğri boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzu kırık bir tane bile hayvan bulunmaksızın o hayvanlar o kişiyi boynuzları ile süser, toynakları ile çiğnerler. Öndeki geçince arkadaki onu takip eder ve bu durum süresi elli bin yıl olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar devam eder. Neticede kişi, yolunun ya Cennet'e veya Cehennem'e çıktığını görür.» Ya Rasûlallah! Ya atların durumu nedir? dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Atlar üç sınıftır. Kişi için yük olan at vardır, örtü olan at vardır, ecir ve sevap olan at vardır. Yük ve vebal olan at sahibinin sırf çalım satmak ve İslâm'a düşmanlık yapmak için beslediği attır. Bu, o adam için vebaldir, örtü olan at sahibinin Allah rızası için beslediği, binit ve koşum olarak üzerindeki Allah'ın hakkını ödediği, iyice bakıp gözettiği attır; bu sahibi için bir perde ve örtüdür. Ecir ve sevap olan ata gelince, o da sahibinin Müslümanlara yardımcı olmak maksadıyla Allah yolunda besleyip çayır ve bahçelerde otlattığı attır. Atın o çayır veya bahçeden yediği ve çıkardığı dışkılar sayısınca sahibine iyilik yazılır. Atlar, bağlı oldukları ipi koparıp bir ya da iki tepeye doğru koşarlarsa, Allah onların ayak izleri ve dışkıları sayısınca onun için sevap yazar. Ya da sahibi sulamak niyeti olmadığı halde onu bir nehir kenarından geçirirken at su içecek olsa, Allah onun (atın) içtiği su yudumları adedince sahibine iyilik yazdırır.»
SahihBuhârî rivayet etmiştir
Muhammed b. Zeyd'den nakledildiğine göre bazı kişiler, dedesi Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhümâ-'ya gelip: Biz idarecilerimizin yanına girer ve onlara karşı, oradan çıktığımız zaman söylediklerimizin tam tersi sözler söyleriz, dediler. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer: Bu sizin yaptığınızı biz, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında iki yüzlülük sayardık, cevabını verdi.
Muhammed b. Zeyd'den nakledildiğine göre bazı kişiler, dedesi Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhümâ-'ya gelip: Biz idarecilerimizin yanına girer ve onlara karşı, oradan çıktığımız zaman söylediklerimizin tam tersi sözler söyleriz, dediler. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer: Bu sizin yaptığınızı biz, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında iki yüzlülük sayardık, cevabını verdi.
SahihMuttefekun Aleyh
"Üç kişiden başka beşikte konuşan (bebek) olmamıştır"
Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Üç kişiden başka beşikte konuşan (bebek) olmamıştır! (Beşikte konuşanların birincisi) Meryem oğlu İsa -aleyhisselam-’dır. Beşikte konuşanların ikincisi ise Cureyc'e nispet edilen çocuktur. Cureyc ibadete düşkün bir kimseydi. Cureyc kendisine bir manastır yaptı ve bir gün manastırda namaz kılarken annesi gelip, Ey Cureyc! diye seslendi. Cureyc kendi kendine: –Ey Rabbim! Anneme cevap mı versem yoksa namaza mı devam etsem diyerek namazına devam etti. Annesi de dönüp gitti. Ertesi gün namaz kılarken annesi yine geldi ve Ey Cureyc! diye seslendi. Cureyc yine kendi kendine: –Ey Rabbim! Anneme cevap mı versem yoksa namaza mı devam etsem diyerek namazına devam etti. Annesi de dönüp gitti. Ertesi gün namaz kılarken annesi yine geldi ve Ey Cureyc! diye seslendi. Cureyc yine kendi kendine: –Ey Rabbim! Anneme cevap mı versem yoksa namaza mı devam etsem diyerek namazına devam etti. Bunun üzerine annesi: –Ey Allahım! Fahişe kadınların yüzlerine baktırmadıkça Cureyc’in canını alma! dedi. Bir gün İsrailoğulları birbirlerine Cureyc’i ve ibadete düşkünlüğü hakkında konuşuyorlardı. Güzelliğiyle meşhur fahişe bir kadın da oradaydı. O fahişe kadın, İsrailoğullarına: –Eğer siz isterseniz, ben onu sizin için muhakkak fitneye (yani zinaya) düşürürüm dedi. Bu fahişe kadın kendisini Cureyc’e arz edip (cinsel ilişkiye girmek) istedi. Fakat Cureyc o fahişe kadına iltifat edip dönüp bakmadı bile. Sonra bu fahişe kadın, Cureyc’in manastırında kalan bir çobana geldi ve onunla cinsel ilişkiye girdi. Buna müteakiben çobandan hamile kaldı. Çocuğunu dünyaya getirince, çocuğun Cureyc’ten olduğunu söyledi. Bunun üzerine halk, Cureyc’in yanına varıp onu aşağı indirdiler ve manastırını yıkıp Cureyc’i dövmeye başladılar. Cureyc onlara: –Ne yapıyorsunuz? diye sordu. Onlar da Cureyc’e: –Sen, bu fahişe kadınla zina ettin ve o da senden bir çocuk doğurdu, dediler. Cureyc: –Çocuk nerededir? diye sordu. Onlar çocuğu Cureyc’e getirdiler. Cureyc: –Bırakın beni de namaz kılayım! dedi. Buna müteakiben namazı kılıp bitirince çocuğun yanına gelip karnına dürttü ve: –Ey çocuk! Senin baban kimdir? diye sordu. Çocuk da: –Babam falan çobandır, diye cevap verdi. Bunun üzerine halk, Cureyc’e dönerek onu öpmeye ve okşamaya başladılar. İsrailoğulları Cureyc’e: –Sana altından bir manastır yapacağız, dediler. Cureyc ise onlara: –Hayır, manastırı önceden olduğu gibi çamurdan yapın! dedi. İsrailoğulları da öylece yaptılar. (Beşikte konuşanların üçüncüsüne gelince) Çocuğun biri günün birinde annesini emerken asil bir ata binmiş çok güzel elbiseler giyinmiş bir adam oradan geçti. Çocuğun annesi: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu da onun gibi yap! dedi. Çocuk annesinin memesini bıraktı, o adama doğru döndü ve ona bakarak: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedi ve sonra tekrar annesinin memesine dönüp emmeye başladı. Ebu Hureyre -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bunu bize anlatırken şehadet parmağını ağzına koyup onu emmeye başlayarak çocuğun emişini temsil edişi hâlâ gözümün önündedir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sözüne şöyle devam etti: Sonra o, çocuğu emziren kadının yanından bir cariye geçirdiler ki o cariyeyi götürenler, onu hem dövüyorlar hem de: –Sen zina ettin! Sen hırsızlık yaptın! diye söyleniyorlardı. O cariye ise: –Allah bana yeter! O ne güzel vekildir! diyordu. Çocuğun annesi: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu onun gibi yapma! dedi. Çocuk yine annesinin memesini bıraktı da o cariyeye baktı ve: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedi. Bundan sonra, anne ile çocuk, karşılıklı konuşmaya başladılar. Çocuğun annesi: –(Ey oğlum! Sütüm) boğazına dursun! –Yakışıklı bir adam geçti, onu görünce ben: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu da onun gibi yap! dedim. Sen ise: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedin! Sonra şu cariyeyi döverek ve: –Sen zina ettin! Sen hırsızlık yaptın! diye diye yanımızdan geçirdiler. Bunu üzerine ben: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu onun gibi yapma! dedim. Sen ise: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedin! (Çocuk annesine) şöyle dedi: –Kuşkusuz ki o adam kibirli, zalim biri idi. Ben de: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedim. –Ve şüphesiz şu kadın ki; zina etmediği halde, zina ettin! Hırsızlık yapmadığı halde, hırsızlık yaptın! diyorlardı. Ben de: Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedim."
SahihMüslim rivayet etmiştir
«Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmak istemezse, Allah da ona kavuşmak istemez.»
Aişe –radıyallahu anha-’dan merfu olarak şöyle rivayet edilmiştir: «Kim Allah’a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmak istemezse, Allah da ona kavuşmak istemez.» buyurdu. Bunun üzerine ben, "Ey Allah’ın Resulü! (Bu isteksizlik) ölümden hoşlanmamak anlamında mıdır? Zira hiçbirimiz ölümden hoşlanmayız.’’dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Hayır, o anlamda değil. Mü’min, Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti ile müjdelendiği zaman Allah’a kavuşmak ister; o zaman Allah da ona kavuşmak ister. Kâfir ise Allah’ın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman Allah’a kavuşmak istemez. O zaman Allah da ona kavuşmak istemez."
SahihMuttefekun Aleyh
"Sen, seninle bağını muhafaza edenlere benim de bağımı devam ettitmemden; onu kesenlerden benim de onu kesmeme razı olmaz mısın?” buyurdu
Ebû Hureyre –radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre, Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Yüce Allah yaratacağı mahlûkatı yaratıp onlarla ilgili yaratma işini tamamladığı zaman, akrabalık bağı (rahim) kalkıp Rahmân’ın izarına yapıştı. Rahmân: “Bırak” diye buyurdu. Akrabalık bağı: “Rabbim! Burası, akrabalık bağlarını kesmekten sana sığınanların makamıdır” dedi. Rahmân: “Evet, öyledir. "Sen, seninle bağını muhafaza edenlere benim de bağımı devam ettitmemden; onu kesenlerden benim de onu kesmeme razı olmaz mısın?” buyurdu. Akrabalık: “Evet, olurum.” dedi. Rahmân da: “Öyleyse, bu isteğini sana veriyorum”» diye buyurdu.Bunun üzerine Allah rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- dedi ki: “İstiyorsanız: “Demek, yüz çevirdiğinizde yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi?” ayetini okuyun. Buharî'nin rivayetinde " Kim akrabalık bağını devam ettirirse onunla bağımı devam ettiririm. Her kim de akrabalık bağlarını keserse onunla bağımı keserim.»
Sahihİbn Mâce rivayet etmiştir - Ahmed rivayet etmiştir
«Sırat, Cehennem’in ortasına kurulur. Sıratın üzerinde, Sa’dân’ (bölgesinin) in dikenleri gibi dikenler vardır. Sonra insanlara (geçiş için) izin verilir. Onun üstünde yürürler. Onlardan kimi o dikenlerin zarar vermesinden korunmuştur. Kimi de onun tarafından tutulur, derileri yırtılır ve başı yerde ayakları ise yukarıda olur.»
Ebu Saîd el-Hudrî -radıyallahu anh-’dan merfû olarak rivayet olunduğuna göre Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Sırat, Cehennem’in ortasına kurulur. Sıratın üzerinde, Sa’dân’ın (bölgesinin) dikenleri gibi dikenler vardır. Sonra insanlara (geçiş için) izin verilir. Onun üstünde yürürler. Onlardan kimi o dikenlerin zarar vermesinden korunmuştur. Kimi de onun tarafından tutulur, derileri yırtılır ve başı yerde ayakları ise yukarıda olur. Allah, kulları arasında hüküm verme işini bitirdikten sonra, mümin kimse, dünyada iken onlarla birlikte namazlarını kılan, zekâtlarını veren, oruçlarını tutan, haclarını yapan ve savaşan kimseleri göremezler ve Ey Rabbimiz! Kullarından bazı kullar, dünyada iken bizimle birlikte namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirler, oruçlarını tutarlar, haclarını yaparlar ve savaşırlardı. Onları göremiyoruz, derler. Allah: (görevli meleklerine) Cehennem’e gidin. Onlardan orada kimi bulursanız çıkarın! buyurur. (Melekler) onları, amelleri nispetince ateş tarafından alınmış halde bulurlar. Ateş, onlardan kiminin vücudunu ayaklarına kadar, kiminin bacaklarının yarı hizasına kadar, kiminin dizlerine kadar ve kiminin i’zârının hizasına (beline) kadar, kiminin memeleri hizasına varıncaya kadar, kiminin de boynuna kadar içine alır. Ateş, yüzleri kapatmaz. (Görevli melekler) onları ateşten çıkarırlar ve hayat suyuna koyarlar.» Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’e hayat (suyu) nedir? diye soruldu. (Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-) şöyle buyurdu: «O, cennet ehlinin yıkanıp da çiçek gibi bittiği (bir su) dir.» Bir defasında da şöyle buyurdu: «Onda, sel ile gelen ve selin içinde biten çiçeğin bittiği gibi biterler. Sonra peygamberler, ihlas ile Allah’tan başka hakkıyla ibadete layık hiçbir ilah olmadığına şahitlik eden her kimseye şefaat ederler ve onları oradan çıkarırlar. Sonra Allah, rahmeti ile ateşte bulunan kimseleri bağışlar ve kalbinde zerre kadar imanı olan hiçbir kulu bırakmaksızın oradan çıkarır.»
SahihMuttefekun Aleyh
Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallahu anh-'ın rivayet ettiği kıyamet gününde yaşanacak bazı olaylar, müminlerin rablerini görmeleri, sırat köprüsü, kalbinde zerre kadar iman olan kimsenin ateşten çıkarılması ve şefaat ile ilgili hadis.
Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallahu anh- şöyle demiştir: Biz, Yâ Rasûlallah, kıyamet gününde bizler Rabbimizi görecek miyiz? diye sorduk. Rasûlullah: «Sizler gökyüzünde bulut olmadığı zaman Güneş'i ve Ay'ı görmek için birbirinizle itişip kakışır mıydınız?» buyurdu. Biz: "Hayır öyle yapmayız." dedik. Rasûlullah: «Şüphesiz sizler, Güneş ile Ay'ı görmekte birbirinize zahmet vermediğiniz gibi, o gün Rabbinizi görmek için de birbirinize zahmet vermeyeceksiniz.» buyurdu. Sonra şöyle devam etti: "Her bir kavmin dünyada ibadet ettiği ilahına gitmesi için bir nidacı nida eder. Bunun üzerine haç takanlar, yani haça tapanlar haçlarıyla, putların sahipleri olan putperestler putlarıyla, her bir mabuda ibadet edenler de kendi ibadet ettikleriyle giderler. Artık ortalıkta yalnızca Allah'a ibadet eden itaatkâr ve günahkâr kimseler ile ehli kitaptan bazı iman sahipleri kalacaktır. Sonra cehennem getirilip sanki serapmış gibi sunulur. Yahudilere; "Sizler kime tapardınız?" diye sorulacak. Onlar: "Biz Allah'ın oğlu Üzeyir’e tapardık." diyecekler. Bunun üzerine onlara; "Siz yalan söylüyorsunuz. Allah Teâlâ hiçbir eş, hiçbir oğul edinmiş değildir. Şimdi söyleyiniz, istediğiniz nedir?" denilecek. O Yahudi taifesi de: "Yâ Rab! Bize su içirmeni istiyoruz." diyecekler. Onlara: "Haydi içiniz!" denilecek de onlar birbiri ardınca cehennemin içine dökülecekler. Sonra Hrıstiyanlara hitaben; "Sizler kime tapıyordunuz?" diye sorulacak. Onlar da: "Biz Allah'ın oğlu Mesih'e tapardık." diyecekler. Bunun üzerine onlara; "Siz yalan söylüyorsunuz. Allah Teâlâ hiçbir eş, hiçbir oğul edinmiş değildir. Şimdi söyleyiniz: Ne istiyorsunuz?" denilecek. Onlar da: "Bize su içirmeni istiyoruz." diyecekler. Onlara da: "Haydin su içiniz!" denilecek de birbiri ardınca cehennemin içine dökülecekler. Nihayet iyi olsun, kötü olsun, Allah 'a ibâdet etmekte olanlar kalır. Onlara da: "İnsanlar hep gittikleri halde sizleri hapseden nedir?" denilecek. Onlar: "Biz şimdikinden ziyade kendilerine muhtaç iken onlardan dünyada ayrılmıştık. (Şimdi nasıl olur da onların arkasına takılırız?) Biz bir münadinin: Her kavim vaktiyle ibadet ettiği ne idiyse ona kavuşsun! diye nida ettiğini işittik. Ondan dolayı bizler Rabbimizi bekleyip duruyoruz!" diyecekler. Dedi ki: "Meydanda kalan müminlere Cebbar olan Allah, onlara ilk defa gördükleri tanıdıkları suretten başka bir surette gelecek de: "Ben sizin Rabbinizim!" buyuracak. Onlar da: "Sen bizim Rabbimizsin!" diyecekler. Artık onunla peygamberlerden başkası kelâm edemez. Allah Teâlâ: "Rabbinizi tanıyabilmek için aranızda bir alâmet var mıdır?" diye suâl edecek. Onlar: "Evet, sâk'tır (baldırdır)!" demeleri üzerine Rab Teâlâ, sâk'ını açıp gösterecek. Bunun üzerine her mümin Allah'a secde edecek. Allah'a riya ve şöhret için secde eden kimseler kalacak. Onlar da secde etmeye davranacaklar, ama onların sırtı tek bir tahta (tabaka) gibi kaskatı bir tabakaya dönecek. Sonra köprü getirilecek ve cehennemin ortasına kurulacak. Biz: "Yâ Rasûlallah! Köprü nedir?" Dedik. Şöyle buyurdu: «Ayakların kayacağı bir yerdir ki, üzerinde başları eğri demirden çengeller, dikenler, sert, keskin enli şeyler vardır. Bunların Necid'de olan ve sa'dân denilen dikenler gibi uçları kıvrık, eğri dikenleri vardır. Müminlerin kimi onun üzerinden göz kırpacak kadar zaman içinde, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi iyi cins yürük at ve develer gibi süratle geçerler. Bunların kimi sapasağlam, olduğu gibi kurtulur. Kimi tırmıklar içinde perişan olmuş olarak salıverilir. Kimi de cehennem ateşi içine düşerler. Nihayet sonuncuları sürüklene sürüklene geçer, kurtulur. Bugün hakkını kurtarmak için ortaya çıkmış hiçbirinizin bana yalvarıp yakarması, o (dehşetli) günde asi müminin Cebbar olan yüce Allah’a yalvarıp yakarmasına benzemez. Diyeceklerdir ki: "Ey bizim Rabbimiz, bu kalanlar bizim kardeşlerimizdir. Onlar bizimle beraber namaz kılar, oruç tutar, her türlü iyi işlerde bulunurlardı." Allah Teâlâ: "Haydin gidin, kalbinde bir dinar ağırlığınca iman ve yakin olan her kimi bulursanız, çıkarınız!" buyuracak. Allah Teâlâ onların suretlerini yakmayı ateşe haram edecektir. Artık bu şefaatçiler -yahut kurtarılacak olanlar- kimi ayağının üstüne, kimi de yarı inciğine kadar ateşe gömülerek içeriye dalmış bulunacaklar. Tanıdıklarını çıkarıp dönecekler. Yine Allah Teâlâ: "Haydin bir daha gidin, kalbinde zerre ağırlığınca iman ve ya da yakın olan her kimi bulursanız, onları da çıkarınız!" buyuracak. Yine böyle olanlardan tanıdıklarını çıkarıp dönecekler. Yine Allah Teâlâ: "Haydin bir daha gidin, kalbinde zerre ağırlığınca iman ve yakin olan her kimi bulursanız, çıkarınız!" buyuracak. Yine böyle olanlardan tanıdıklarını çıkaracaklar.» Ebû Saîd –radIyallahu anh- der ki: Eğer bu dediğime inanmıyorsanız, "Şüphesiz ki, Allah zerre kadar haksızlık etmez. (Zerre miktarı) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır. Kendi katından pek büyük bir mükâfat verir." ayetini okuyunuz. "Hâsılı peygamberler, melekler, müminler şefaat etmiş bulunacaklar. Derken Cebbar Muteâl Hazretleri: "Artık sıra benim şefaatime geldi!" buyuracak da ateşten bir kabza tutacak. Yani, bir kısım insanı toplayacak da simsiyah yanmış olan birtakım kavimleri dışarı çıkaracak, akabinde bunlar cennetin yolları üzerinde olup "Hayat Nehri' denilen bir nehrin içine atılacaklardır. Onlar o nehrin iki tarafında seyl uğrağında biten yabanî reyhan tohumlarının çabucak bittiği gibi biteceklerdir. Sizler o yabanî reyhan tohumlarını taşın yanında, ağacın yanında görmüşsünüzdür. Onlardan güneşte olanları yeşildir, gölgede olanları da beyazdır. Sonra onlar 'Hayat Nehri'nden beyaz, parlak inciler gibi çıkacaklar, boyunlarına kendileriyle tanınacakları altın, gümüş türünden yüzükler takılır ve cennete girerler. Cennet ahalisi: "İşlenmiş hiçbir amelleri, geçmiş hiçbir hayır ve haseneleri olmadığı halde Allah'ın cennete girdirdiği azadlıkları işte bunlardır!" diyeceklerdir. Sonra onlara: "Gözünüzün görebildiği sizindir, bir o kadarı daha sizindir!" denilecektir.
SahihMuttefekun Aleyh
Musa -aleyhisselam-'ın Hızır ile Olan Kıssası
Saîd İbn Cubeyr haber verip şöyle dedi: Ben İbn Abbas’a, Nevfe'l-Bekâlî, Hızır'ın arkadaşı olan Mûsa, İsrâîloğulları'nın Musa'sı değildir; o başka bir Musa'dır diye iddia ediyor, dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-: Allah'ın düşmanı yalan söylemiştir, dedi ve hadisi şöyle nakletti. Bize Ubey b. Ka'b -radıyallahu anh-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve selllem-'den şöyle tahdîs etti: Musa Peygamber -aleyhisselam- İsrailoğulları içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine, insanların en âlimi kimdir? diye soruldu. O; en âlim benim, diye cevap verdi. Bu husustaki ilmi Allah en bilendir diyerek Allah'a döndürmediğinden dolayı Allah, onu azarladı da: "Evet, iki denizin birleştiği yerde benim bir kulum var, işte o senden daha âlimdir" buyurdu. Mûsâ-aleyhisselam-: "Ey Rabb'im, onu görmeyi bana kim tekeffül eder?" dedi. -Bazen râvî Sufyân: Ey Rabbim, ona nasıl yol bulayım? şeklinde söyledi. Ona: Bir balık alır ve onu bir zembil içinde taşırsın. Onu nerede kaybedersen o kulum işte oradadır, dedi. Bazen de aynı manâya olan "Semme" yerine "Semmeh" dedi. -Mûsâ -aleyhisselam- bir balık aldı ve onu bir zembil içine koydu. Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselam- hizmetçi genci Yûşa' İbn Nûn ile birlikte gitti. Nihayet o kayanın yanına varınca başlarını yere koydular. Akabinde Mûsâ -aleyhisselam- uyudu. Bu arada balık debelendi ve zembilden çıkıp denize düştü. Ve deniz içinde kendine şaşılacak bir surette su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yolunu açıp gitti. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün yürüdüler. Nihayet sabah olunca Mûsâ-aleyhisselam- hizmetçisine: "Kuşluk yemeğimizi getir, yemin olsun biz bu seferimizden garip bir yorgunluk duyduk" dedi. Hâlbuki Mûsâ, Allah'ın emrettiği o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Hizmetçi delikanlısı, Musa'ya -aleyhisselam-'a: Gördün mü, taşın yanında barındığımız zaman balığı (yani balığın gittiğini haber vermeyi) unutmuşum. Bunu söylemeyi bana unutturan da Şeytan'dan başkası değil, balık deniz içinde şaşılacak bir surette yolunu tutup gitti. Balığın girmesi için suda bir oyuk meydana geldi. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Mûsâ-aleyhisselam- ile hizmetçisince hayret edilecek bir şey olmuştu. Mûsâ-aleyhisselam- gence: "Zaten aramakta olduğumuz bu idi" dedi. Bunun üzerine kendi izleri üzerinde, izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki, elbiseye bürünmüş bir adam duruyor. Mûsâ -aleyhisselam- ona selâm verdi. O da selâmı aldı ve: "Senin bulunduğun yerde selâm nereden (yani nasıl olur)?" dedi. "Ben Musa'yım" dedi. O: "İsrâiloğulları'nın Musa'sı mı?" diye sordu. "Evet" dedi. Mûsâ (sonra yine söze başlayıp): "Sana öğretilen rüşt ve hidayetten bana bir şey öğretmen için senin yanına geldim" dedi. Hızır-aleyhisselam-: (Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin.) "Yâ Mûsâ! Ben, Allah 'ın bana öğrettiği öyle bir ilim üzerindeyim ki, sen onu bilemezsin. Sen de Allah'ın öğrettiği, Allah ilminden öyle bir ilim üzerindesin ki, onu da ben bilemem, cevabını verdi." Mûsâ -aleyhisselam- ona: "Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?" dedi. O da: "Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin. İçyüzünü kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?" dedi. O da: "Allah dilerse beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim" dedi. O: "Eğer bu suretle bana tâbi olacaksan ben sana anıp söyleyinceye kadar sen bana hiçbir şey sorma!" dedi. Bundan sonra deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yanlarına bir gemi uğradı. Kendilerini gemiye almaları için gemicilerle konuştular. Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Onlar gemiye bindikleri zaman bir serçe kuşu geldi, geminin kenarına kondu ve denizden bir iki gaga su aldı. Hızır -aleyhisselam-, Musa -aleyhisselam-'a: "Yâ Mûsâ! Benim ilmimle senin ilmin, Allah'ın ilminden bu serçenin gagasıyla denizden aldığı su kadar bile eksiltmez." dedi. Derken Hızır -aleyhisselam-, eline bir balta aldı da gemi tahtalarından birini söktü. Râvî: Mûsâ -aleyhisselam- farkına varmadan Hızır keserle bir tahta sökmüştür, dedi. Musa -aleyhisselam- ona: "Sen ne yaptın? Adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine almışlarken sen gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun? Andolsun, sen büyük bir iş yaptın" dedi. Hızır-aleyhisselam-: "Sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ -aleyhisselam-: "Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme, şu arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme" dedi. Hakikaten Musa'nın bu ilk muhalefeti Musa'dan bir unutma eseri olmuştu. Denizden karaya çıktıkları zaman, diğer çocuklarla birlikte oynamakta olan bir oğlana uğradılar. Hızır hemen o çocuğun başından tuttu ve onu eliyle şöyle kopardı. Râvî Sufyân, parmaklarının uçlarıyla sanki bir şey koparır gibi işaret edip göstermiştir. Mûsâ ona: "Tertemiz, masum bir canı diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün ha? And olsun ki sen çok kötü bir şey yaptın." dedi. O zat: "Ben sana beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ-aleyhisselam-: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme; o takdirde tarafımdan muhakkak özre ulaşmışsındır" dedi. Yine gittiler. Nihayet bir memleket halkına vardılar ki, ora ahalisinden yemek istedikleri hâlde onlar, bunları konuk etmekten çekinmişlerdi. Derken yıkılmak isteyen bir duvar buldular. Hızır, bunu eliyle şöyle doğrultuverdi. "Râvî Sufyân, eliyle birşeyin üstünden mesheder gibi işaret etmiştir. Râvî Alî b. Abdillah el-Medînî: Ben Sufyân b. Uyeyne'den ancak bir kere "Meyledici" sözünü söylerken işittim, demiştir. Mûsâ -aleyhisselam-: "Bunlar, kendilerine geldiğimiz, bizlere yemek yedirmeyen ve bizleri ağırlamayan bir kavimdir. Sen onların yıkılmaya yüz tutmuş olan duvarına geldin de onu doğrulttun. İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi. O zât: "İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Sana üzerinde sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim" dedi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kıssayı buraya kadar hikâye ettikten sonra-: «Ne olurdu sabredeydi de, aralarında geçecek haberlerini Allah bize kıssa yapaydı.» buyurmuştur.